Randevu:0216 449 09 41 
Fizik Tedavi ve Klinik Nörofizyoloji Uzmanı

İltahaplı romatizma çok sayıda hastalığı içeren bir ifadedir. Bu hastalıklar genellikle eklemleri ve komşu bağ dokusunu, nadiren de damarları ve iç organları tutan hastalıklardır. En sık rastlanan iki hastalık romatoid artrit (iltahaplı eklem romatizması) ve ankilozan spondilit (iltahaplı omurga romatizması)dir. Bunlar dışında psöriyatik artrit ve spondilit (sedef hastalığı romatizmaları), sjogren sendromu, diğer spondilitler, Behçet hastalığı, lupus eritematozus ve vaskulit vb hasalıklardır.
Romatolojik hastalıkların bir kısmında tanı koymak kolay olsa da bir kısmında çok zorlayıcı olabilir. Hastalıklar tipik bulguları ile ortaya çıktığı zaman tanı koymak için muayene, birkaç kan testi ve bazen de görüntüleme testleri yeterlidir. Ama maalesef bu grup hastalıkların az diyemiyeceğimiz bir kısmında bulgular başlangıçta çok silik olabilir. Bu tip durumlarda hastanın klinik bulguları hafif olur ve başlangıçta labaratuar ve görüntüleme testleri de bir şey vermeyebilir. Bu tip durumlarda bazı klinisyenler hastaya şüphelendikleri tanıyı koyup ilaç başlayabilmektedir. Aslında bu doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü romatizmal hastalıklar kişinin bağışıklık sistemindeki bir bozuklukdan kaynaklanır. Bu tip hastalarda hastaların bir kısmında silik olan bulgular gerileyip hasta tamamen normale dönebilmektedir. Bu yüzden romatizmal hastalıklrda kesin tanı için kriterler geliştirilmiştir. Hasta bu kriterleri sağlamıyorsa tanı konulmamalı ve ilaç başlanmamalıdır. Aksi takdirde hasta uzun süre ciddi yan etkileri olabilen ilaçları kullanmak zorunda kalabilir.
Bir de iltahaplı eklem romatizmalarıyla benzer bulgular verebilen normal romatizmlar (eklem kireçlenmeleri) yumuşak doku romatizmaları(fibromiyalji ) gibi durumların da ayırısı tanısı gereklidir. Keza iltahaplı omurga romatizmasında (ankilozan spondilit) da omurgadaki ağrılar bel fıtığı, dejeneratif disk hastalıkları ile benzer bulgular verir. MR ve röntgen incelemelerinde bazen karışan durumlarla karşılaşılması da çok olasıdır. Bu gibi durumlarda klinisyen hastayı iyi değerlendirmeli, ayırcı tanı için gerekli testleri gerekirse görüntüleme yöntemlerini de kullanmalıdır.
Sonuçta hastayı tanı koymadan birkaç hafta- ay yakından izleyerek klinik ve labratura bulgualrında değişim ile takip etmek hastayı çok uzun sürebilecek gereksiz ilaç tedavilerine maruz bırakmakdan çok daha akıllıca bir yaklaşımdır.